Hayatla Kurduğumuz İlk Köprü: Bağlanma
- irupuyam
- 7 saat önce
- 3 dakikada okunur

Hayata gözlerimizi açtığımız o ilk anda, her şey ne kadar da yabancı ve sonsuz bir bilinmezlik denizidir. Küçücük bedenimizle; henüz anlamlandıramadığımız seslerin, ışıkların ve hislerin ortasında, tek bir şeye muhtaç oluruz: güvenli bir limana.
İşte o liman, bizim “bağlanma figürümüzdür”.
Psikolojinin en derin ve en sihirli kavramlarından biri olan bağlanma, yalnızca fiziksel ihtiyaçlarımızın karşılandığı bir süreç değil, aynı zamanda kim olduğumuzu ve dünyanın nasıl bir yer olduğunu öğrendiğimiz ilk yerdir.
Bize bakım veren o ilk insan genellikle annemiz, babamız veya birincil bakıcımız; bizim için hayatla aramızdaki ilk köprüyü inşa eder. O köprünün tuğlaları, sadece doyurulan bir karın veya temizlenen bir alt ile döşenmez. Asıl harç, göz göze gelinen anlarda, şefkatli bir dokunuşta, yatıştırıcı bir seste ve sevgi dolu bir gülümsemede gizlidir. Bebekken bilinçli bir şekilde “Ben kimim?” veya “Bu dünya nasıl bir yer?” diye sormayız. Ancak ruhumuzun en derin katmanları bu soruların cevaplarını arar. O cevapları, bize bakan gözlerde buluruz.
Bize bakım veren kişinin gözleri bize sevgiyle, sabırla ve hayranlıkla baktığında, içimizde sessizce bir fısıltı yankılanır: “Ben sevilebilir biriyim. İhtiyaçlarım değerli ve karşılanmaya layık.” Bu fısıltı, ömür boyu taşıyacağımız öz-değerimizin temelini atar. O kişinin varlığı bize dünyanın öngörülebilir, güvenilir ve şefkatli bir yer olabileceğini öğretir. Zorlandığımızda yanımızda birinin olacağını, düştüğümüzde bir elin bizi kaldıracağını bu ilk ilişkide öğreniriz.
Ancak ya o gözler yorgun, endişeli veya boş bakıyorsa?
Ya ihtiyaçlarımız tutarlı bir şekilde karşılanmıyorsa?
O zaman o ilk köprü sallantıda olur. İçimizdeki fısıltı değişir: “Belki de o kadar değerli değilim. Belki de ihtiyaçlarım bir yük.” gibi olumsuz düşünceler zinciri oluşturur.
Bu deneyimle, dünyanın tekinsiz, belirsiz ve yalnız bir yer olabileceğine dair bir inanç geliştiririz. Kendimize ve dünyaya dair bu ilk bakış açısı, hayatımızın geri kalanındaki tüm ilişkilerimiz için adeta bir pusula görevi görür.
Yetişkinlikte kurduğumuz romantik ilişkiler, dostluklar ve hatta iş hayatındaki bağlarımızın şekli, farkında olmasak da bu ilk köprünün bir yansıması olabilir. Eğer ilk köprümüz sağlam inşa edildiyse; başkalarına güvenmekte, yakınlık kurmakta ve sevgi alışverişinde daha rahat oluruz. Ancak o köprü zayıfsa; terk edilmekten korkabilir, yakınlıktan kaçınabilir veya ilişkilerimizde sürekli bir güvence arayışı içinde olabiliriz.
Unutmamalıyız ki, bu ilk ilişki kaderimiz değildir, ancak paha biçilmez bir başlangıç noktasıdır. Geçmişin izlerini bugünün farkındalığıyla anlamak, kendimize ve ilişkilerimize daha şefkatli bir gözle bakmamızı sağlar. Kendimizle kurduğumuz bağı onararak, aslında hayatla kurduğumuz o ilk köprüyü yeniden, daha sağlam ve daha sevgi dolu bir şekilde inşa etme gücüne her zaman sahibiz.
İlk Köprüden Yetişkinlik Limanına: Romantik ilişkilerde bağlanma
çocukluğumuzun o ilk yıllarında inşa ettiğimiz köprü, yetişkinlikte kurduğumuz romantik ilişkilerin zeminini oluşturur. Partnerimizin gözlerinde aslında farkında olmadan o ilk şefkati, o ilk onayı veya o ilk ihmali ararız. İlk ilişkimizdeki “güvenli liman” ihtiyacı, yetişkinlikte yerini “romantik sığınağa” bırakır. Kalbimizi birine açmak aslında o eski köprüden yeniden geçmek gibidir. Bu yüzden partnerimizle kurduğumuz bağ, sadece iki yetişkinin hikayesi değil; içimizdeki o çocuğun dünya ile kurduğu ilk sözleşmenin bir devamıdır.
Bu derin miras, romantik ilişkilerimizde kendini şu üç farklı yolla gösterir:
Güvenli Bağlanma: Sevginin Huzurlu Limanı
İlişkilerinde güvenli bağlananlar, partnerine yakın olmayı bir tehdit olarak görmezler. Sevgilerini göstermekten çekinmez, ihtiyaçlarını açıkça ifade edebilir ve aynı zamanda partnerinin bağımsızlığına saygı duyarlar. Onlar için ilişki, fırtınalarda sığınılacak güvenli bir limandır. Terk edilme korkusuyla boğulmadan sevginin tadını çıkarırlar.
Kaygılı Bağlanma: Bitmeyen Bir Yakınlık Arayışı
Eğer çocukluktaki köprü belirsizliklerle doluysa, yetişkinlikte partnerin her an uzaklaşacağı korkusu baskın gelir. Kaygılı bağlananlar, partnerinden sürekli bir onay ve yakınlık beklerler. En ufak bir sessizlik veya mesafe, “Acaba artık sevilmiyor muyum?” sorusunu tetikler. Bu kişiler, bağlarını korumak için bazen partnerlerini bunaltacak kadar sıkı tutunma eğilimi gösterebilirler.
Kaçıngan Bağlanma: Duygusal Mesafenin Kalesi
Çocuklukta duygusal ihtiyaçları cevapsız kalanlar, yetişkinlikte kendilerini korumak için yüksek duvarlar örerler. Romantik bir ilişkide yakınlık arttıkça, özgürlüklerinin kısıtlandığını hissedip geri çekilebilirler. Partnerleri onlara duygusal olarak yaklaştığında, “çok fazla” geldiğini düşünüp kaçınma davranışı sergilerler. Onlar için savunmasız kalmak, hala en büyük risk olarak görülür.
Klinik Psikolog Nurhan YILMAZ ŞİMŞEK
Yorumlar