Fısıldayan Yorgunluk: Sessiz Tükenmişlik
- irupuyam
- 2 Mar
- 2 dakikada okunur

Sessiz tükenmişlik…
Bu iki kelime yan yana geldiğinde bile çok şey anlatıyor aslında.
Sessizce tükenmeye başlamak…
Günlük yaşamımızda bazen her şey sorunsuz ilerliyor gibi görünür. Üzerimize düşen sorumlulukları yerine getiririz. İşe gideriz, okula gideriz. Bizden beklenenleri ya da kendimizden beklediklerimizi yetiştirmeye çalışırız.
Ama ya kendimize geç kalıyorsak? Ya tükenmeye başlamışsak? Ve bu tükenme sessizce oluyorsa…
Daha da kötüsü, tükendiğimizi biz bile duyamıyorsak?
Sessiz tükenmişlik aniden gelen bir fırtına değildir. Şehrin üzerine yavaşça çöken bir sis gibidir. Her şey yerindedir; şehir oradadır. Ama görüş mesafesi azalmıştır. Netlik kaybolmaya başlar. Sis fark ettirmeden yayılır.
İnsan da böyledir.
Her zaman olduğumuz yerde durduğumuzu düşünürüz ama içimizde bir şeyler değişmeye başlamıştır.
Alarm çalar, uyanırız, rutinlerimizi yerine getiririz. Ama içimizden hiçbir şey yapmak gelmez. Ortada belirgin bir sorun yoktur. Ama heves de yoktur.
Sürekli yorgun hissederiz. Dinlenince geçeceğini sanırız. Ama geçmez. Eskiden keyif alarak yaptığımız şeylere karşı ilgimiz azalmıştır. “Sanki bir şey eksik ama ne bilmiyorum” hissi eşlik eder bize. Ağlamayız belki. Ama yavaş yavaş hissizleşiriz.
Sessiz tükenmişlik yaşayan kişiler genellikle dışarıdan güçlü görünür. Sorumluluklarını aksatmazlar. Üretmeye devam ederler. Gülümserler, konuşurlar. Bir tiyatrocu gibi sahnededirler. Ama kuliste, yani iç dünyalarında, enerjileri tükenmiştir. Hevessizce otururlar.
Bu durum çoğu zaman duygusal tükenmenin erken bir işareti olabilir. Sürekli güçlü kalmaya çalışmak, uzun vadede psikolojik enerjimizi azaltabilir.
Sis Dağılmaya Nereden Başlar?
Öncelikle fark etmekten.
Hangi ortamlarda kendimizi daha iyi hissediyoruz? Kimlerle vakit geçirmek bize iyi geliyor?
Enerji veren ortamları ve ilişkileri seçmek bir lüks değil, psikolojik bir ihtiyaçtır.
“İyi insan olma çabası” içinde sınırlarımızı yok saymamalıyız. Her sorumluluğu üstlenmek zorunda değiliz. Sürekli güçlü görünmeye çalışmak, içten içe bizi yıpratabilir. Sınır koymak zayıflık değil, ruh sağlığını koruma becerisidir.
Haz aldığımız anları geri çağırmalıyız.
En son ne zaman gerçekten keyif aldık?
O aktiviteleri hayatımıza bilinçli olarak yeniden dahil edebiliriz. Bazen bu sadece bir müzik, kısa bir yürüyüş ya da birkaç sayfa kitap olabilir.
Ve belki de en önemlisi:
“Kötü değilim ama iyi de değilim” demek yerine, “İyi değilim” diyebilmeyi öğrenmek. Her zaman iyi olmak zorunda değiliz. Ve bunu önce kendimize kabul ettirmeliyiz.
İyileşme çoğu zaman tam da buradan başlar. Sessiz tükenmişlik yavaş yavaş eritir; bir anda yakmaz.
Bağırmaz, fısıldar.
O fısıltıya kulak vermek, iyileşmenin en büyük adımıdır.



Yorumlar